Pazar, Mayıs 10, 2015

12 Eylül ve Köylü Yaşar Hoca

Yörede kendi imkanlarıyla oluşturduğu bir kurumda din eğitimi veren şeyhin yanında "medrese" eğitimi  görmüş olan dedem, soyundan gelen çiftçiliğin yanında en büyük ağabeyinden başlayan bir gelenekle yıllardır kamyon şoförlüğü de yapıyordu fakat ülkenin hemen her yerine taşımacılık yapmasına ve birçok kenti gezip görmesine rağmen "medeniyet"e dair zerre kadar merak taşımadığı için köyden hiç çıkmamış insanlardan farksızdı. Ya da öyle görünüyor, öyle davranıyordu. Emin değilim.

Doğum günü önemsenmeden ve hatırlanmadan nüfusa geçirilmiş milyonlarca insan gibi o da 1980'in ilk gününde yeni yaşına girmişti: 42. Hacı olmasına 17 yıl vardı.

Bir eylül günü tam olarak kavrayamadığı duyuruyu yine milyonlarca insan gibi radyodan duymuştu. Oysa niyeti Kerkük Radyosu'ndan biraz Hasan Cizrawi dinlemekti.

Birkaç gün sonra caminin hoparlörsüz minaresinden tüm halkın köy meydanında toplanmasını söyledi müezzin. Tıpkı cami ve imam gibi müezzin de resmi değildi. O güne dek hiç birine devlet eli değmemişti. Bekçi Hasan'ın topal oğlu Keno'ydu müezzin ve minaredeki cümleler daha önce o camide hükmü olmayan bir şey tarafından bir otoriteden geliyordu. Üstelik "Bu bir emirdir," diye bitiyordu.  Türkçenin yanında yok sayılan en az iki dilde daha tekrarlandı aynı emir. "Bu bir emirdir," tümcesi o tanınmayan dillerde biraz komik bile duruyordu çünkü daha önce hiç kimse o dillerde bu cümleyi kurmamıştı veya duymamıştı. Birkaç çocuk yüz hanelik köyü kapı kapı dolaşıp haberi yayıyordu bir yandan. Yetişkin kadınlar ve erkekler meydanda, askerlerin ve araçların arasında toplandı. Bir asker elindeki birkaç sayfayı açıp yüksek sesle okumaya başladı. Kimin evinde hangi silahın olduğunu tastamam bilmiyorlardı fakat kimlerde silah olduğunu çok iyi biliyorlardı ve ivedilikle silahların teslim edilmesini, ismi okunduğu halde silahlarını teslim etmeyenlerin evinin aranacağını ya da tutuklanacağını söyledi asker.

İsmi okunanların büyük çoğunluğu silahlarını bir saat içinde getirip teslim etti. Dedem sandıktaki altıpatlarını ve duvardaki av tüfeğini getirdi. Ağabeyi Nusret -ki köyde hala deliliğiyle, köydeki kavgalarıyla, Kabe'yi tavaf ederken ayağına basan bir Arap'a küfredişiyle, şeytan taşlarken şemsiyesi gözüne battığı için başka bir hacıyla kavga edişiyle anılır- silahlarını teslim etmeyen dört kişiden biriydi. Evi ve ahırı arandı. Silahları gömmüştü, bulamadılar. Kör Neco diye anılan köyün bakkalı Necmeddin'in çok sonraları anlattığına göre kendisi tabancasını teslim etmiş ama kaçakçılardan aldığı kalaşnikofu biliyorlarmış ve ısrarla istemişler. Aramalara rağmen bulamamışlar. Oysa kalaşnikof, kara çarşaf içindeki hanımının sırtına bağlıymış ve askerlerin kadınların üstünü aramaya cesaret edemeyeceklerinden eminmiş. Kurnaz adamdı Kör Neco. Yıllar sonra dama oynarlarken Nusret Amcamla kavgaya tutuşacaklardı ve amcam kulağını ısıracaktı.

Bizim köyde işleri biten askerler bir sonraki köye doğru yola çıktığında on yaşındaki babamı ve altı yaşındaki Ömer Amcamı aramaya başladı dedem. Babamı derede "eşek balığı" dedikleri, kurbağa yavrularının henüz metamorfoz geçirmemiş hallerini yakalamakla uğraşırken buldu. Ömer Amcam ortalıkta yoktu.

Güneşin batmasına yakın meydanda oturmuş neler olduğunu çözmeye çalışan, fikir alışverişi yapan adamların kulağı akşam ezanındaydı fakat yukarı köyün yolundan bir koro sesi geliyordu. Gözler ve kulaklar yola doğru döndü. Bel kemikleri dikleşti. Evrimsel bir içgüdüyle tüyleri diken diken oldu bazılarının. Bazıları bilmedikleri ve anlamadıkları tüm bu olan biten yüzünden yanında bıçak, hançer bile taşıyordu şimdi. Sanırım dedem de korkuyordu. Hem Ömer Amcam hala ortalıkta yoktu. Yukarı köyün yolunda önce birkaç askeri cip göründü. Arkasında ise kırka yakın yaşlı ve genç erkek, üstlerinde sadece külot ya da donla koşuyordu. İki yanlarında tüyü bitmemiş askerler. Anlatan hiç kimsenin hatırlamadığı bir marşı, şarkıyı ya da sloganı önce askerler ardından çıplak köylüler söylüyordu koşarak. Bazılarının beyaz sakalları vardı ve kan içindeydi. Bazıları askerliğini yapalı henüz birkaç yıl olmuştu. İçlerinden biri "Koreli" lakabıyla anılan Kore gazisi ihtiyardı. Tek ağlayan da oydu. Güruh, askeri konvoy eşliğinde kendi köylerinden Elazığ-Bingöl karayoluna kadar koşturuldu. On iki kilometre geride kalan köylerine dönmek için koştukları yolu kullanan kişi sayısı iç çamaşırlı beş ihtiyardan ibaretti. Diğerleri utançlarından bizim köyün içinden geçmek istememiş, tarlalardan ve tepelerden köylerine gitmeyi seçmişlerdi. Bizim köye uğrayan ihtiyarlar bitkindi ve köye varamama korkusuyla dedemin 1970 model sarı kafalı Ford D1210 kamyonunun kasasına bindiler. Güneş batalı on beş dakika olmuştu. Ezan okunmamıştı. Akşam namazı için kimse camiye de gitmemişti. Nenem akşam olduğu için tavukları ve hindileri kümese toplarken Ömer Amcamı orada yarı baygın buldu. Kendine geldiğinde ciplerden ve askerlerden korktuğu için kümese saklandığını söyleyecek, otuzlu yaşlarında bu durum dile getirildiğindeyse sessiz kalan bir edebiyat öğretmeni ve türkolog olacaktı.

Koşturulan o güruh, silahlarını askerlere teslim etmek istemeyenlerden oluşuyordu. Hepsinin haneleri aranmış, samanlıkları didik didik edilmiş ve bazıları tartaklanmıştı. Koreli'nin burnu bir dipçikle tanışmıştı.

Dedem "devlet"ten her zaman korktu. Kasası değiştirilen, tornavidayla çalıştırılacak kadar yalama olan anahtar yuvasına rağmen kullanılmaya devam eden ve dedemin ölümünden üç ay sonra su tankerine çevrilmek üzere bir müteahhide bin liraya satılan sarı kafalı fordun vergileri hep başkalarınca yatırıldı. Belediyede memur olan babamla yaklaşık bir yıl boyunca konuşmadı. Haberleri evdeki sayısız çocuğuna ve torununa "Şiişşşt," diye seslenerek takip etmeye çalıştı. Demokrasiye çok az ama Erbakan'a tamamen inandı. Bana baş parmağımı kaldırtarak "milli selamet işareti" yaptıran babamı azarladı ve Erbakan'a inanmaya devam etti. Erbakan'ın öğrencileri iktidara geldiğinde babama, "Şeyhinden icazet almayan talebenin arkasından yürünmez," dedi ve o talebelere "Yalancı," dedi.  55 yıllık karısı ameliyat olduğunda hastaneye dahi gelmedi dedem. Bir gün safran kusup babamı arayarak "Yemyeşil kustum oğul," dediği ve zorlayarak hastaneye sokup mide kanseri olduğunu öğrendiğimiz ömrünün sondan ikinci ayına dek hiç bir devlet kurumundan içeriye adımını atmadı Yaşar Hoca.

Taziyesine gelen şeyhin söylediklerini ne torunları ne de yeğenlerinin çocukları anlayabildi. Ömer Amcam Türkçe anlatmasını, gençlerin o tanınmayan dili bilmediğini söyleyince şeyh, "Valla ben de Türkçe bilmiyor ki anlatsın," dedi. Türkçesi Türkçeyi bilmediğini söyleyecek kadardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder