Çarşamba, Temmuz 22, 2015

Boğazkesen Caddesi - I

alkollüyken taksim'e girdiğimde böyle oluyor. son üçyüzaltmışbeş gecemin yarısından fazlasında olduğu gibi yine alkollüyüm. gümüşsuyu'ndan taksim'e tırmanıyorum, yine. o uğuldayan, uğuldadıkça çoğalan bir deniz kabarıklığındaki kalabalık hazırda bekleyen bir hali eşikten içeri dürtüyor ve içimi büsbütün melankoli kaplıyor. ne kadar kalabalıksanız o kadar yalnızım. hasret gültekin yanılıyor, hiçbir şey geçmiyor usulca. yahut yeterince geçmedi zaman üstümden hasret abi, bilmiyorum. bu aralar en sık yaptığım şey bilmemek. bunda huzur veren bir şeyler olmalı. şu köşedeki ihtiyar mesela, neşer ertaş'tan bir şeyler öğrenmediyse dahi elinde yıllardır salladığı bağlamanın kendisinden bir şeyler öğrenmeliydi. bu ihtiyar ilk gördüğümden beridir aynı berbatlıkta çalıyor bağlamayı. değişmeyen şeyleri bazen seviyorum ama gelişmeyen şeylerden tiksiniyorum. kendimi sevmeme nedenim bu olabilir.

ilge beni hangi barda bekliyordu, anımsamıyorum. telefona sarılıp aramaya başladım, cevap vermiyor. yürüdükçe ciğerlerim kaşınıyor. gırtlağımda bir "öks" gittikçe büyüyor. tutmakta bir mantık göremiyor ve öksürüğümü serbest bırakıyorum. ufak bir krizin ardından ağzıma dolan balgamı kaldırıma savurmamakta da bir mantık göremiyorum. sanırım sana bu balgamdan daha fazla verebileceğim bir şey yok istanbul.

"telefona niye cevap vermiyosun sen kadın?"
"duymadım ya müziğin sesi çok yüksek..."

ilge barın köşesindeki masada oturmuş, sigarasını imkansız bir biçimde içiyor. ikimizin ciğerlerinin toplamı bile tam bir organ etmiyor, yine de sigaradan vazgeçmiyoruz çünkü bu uzun vadeli bir intihar girişimi. bira bardağını tutuşu gereksiz derecede zarif. eşit derecede sarhoş, eşit derecede yalnızız. kadınlardan eşit derecede hoşlanıyoruz.

ilge'ye "göçler ve savaşlar yenilir mi," diye sorasım var. o garson kızı kesiyor. bazen kendi dertlerinizle o kadar haşır neşirsinizdir ki başkasınınkini duymaya tahammül edemezsiniz. bazense kederiniz aklınızı o kadar meşgul eder ki onu dillendirmekten dahi kaçınırsınız. ilge'ye o gece derdimi anlatmadım. garson kıza gözüm takıldığı için de olabilir. normalde ilge'yle zevklerimiz pek örtüşmez fakat garson tuhaf güzel.

o gece -yine- birini öldürmek istediğimi ilge'ye anlatamadım. kurbanım olarak garsonu seçmem kaçıncı içkiden sonraya denk geldi hatıralayamıyorum. ilge'nin ilgisini fark edip homofobisi yüzüne yansıdığında olabilir. yanlış anlamayın, genelde bu benim için geçerli bir cinayet sebebi değildir fakat o esna herhangi bir bahaneye tutunmak için çabalıyordum.

ilge'yi ayakta duramaz hale geldikten sonra taksiye bindirip kemal'e gönderdim. kendisini çocukluğundan öpüp iyi geceler diledim. kemal'i arayıp ilge'nin yolda olduğunu haber vermiştim ve telefonumu ilge'nin çantasına atmıştım kız fark etmeden. telefon sinyalim cinayetten saatler önce buralardan uzaklaşmaya başladı... kemal'in benle ilgili karmaşık hisler beslediğinin farkındayım bu arada. haksız değil. ilge'nin benim gibi garip bir adamla nasıl bir dostluğu olduğunu bir türlü anlamlandıramıyordu ve arızalarımı açığa vurup kendilerine zarar vereceğim ana dek duygularını yedekte bekletiyordu ama ben kemal'i severim. kendinden başkasına zarar veremeyecek kadar iyi niyetli. fazla iyi belki. gereksiz derecede duygularını belli ediyor, en büyük zafiyeti bu. benim zafiyetimse tam tersi...

bar kapanıncaya dek karşısındaki karanlık ara sokakta sigara içmeye devam ettim. izmaritlerimi cebimde biriktiriyorum. cebimdeki usturaya tırnağımı sürtmekten kendimi alamıyordum. bu gece birini öldürmek zorundaydım, anlamıyorsunuz. bu dünyadaki cinnetten payıma düşeni gerçekleştirmek adına, irademin kapasitesini zorlamalı, nefretimi kanla sokağa indirgemeliydim. siz hiç böyle hissetmediniz mi yani? hayır canım, bu dürtü hep cinayete sebep olmuyor elbette. bazı geceler sadece insanları bayıltana dek dövmekle yetiniyorum ama birkaç gündür bir bedenin soluşu rüyalarıma giriyor. gözlerin donuklaşması, inip kalkan bir gövdenin artık işlevsiz hale gelmesi. kalabalıktan birinin daha eksilmesi yani, yalnızlığımın azalması anlayacağınız. hiç mi geçmiyor sizin aklınızdan bunlar?

garson kız gece dörtte kapanan bu barda çalıştığına göre muhtemelen yakınlarda oturuyor. cihangir tarafında da olabilir tarlabaşı yönünde de... iki taraf da bana uyar. beyoğlu'nun her yanı gece ikiden sonra cinayet için birebir, bana inanın. buralarda oturmuyorsa da ya taksiye binecek ya da kendi aracıyla gidecek. kızda araba kullanan kadın tipi yok gerçi, belki motosikleti vardır fakat yakınlarda park edilmiş bir araç da yok.

iş arkadaşlarından biriyle çıktı bardan. deri montları çok güzel. gülüşüyorlar. sokaktan sola, cihangir'e doğru döndüler. beraber yaşayan insanlardaki alışılmış bıkkınlık yok aralarında. arkadaşlar. kadın ya bu gece herifin evinde kalacak ya da... iki sokak arkadaki otoparka gidiyor olma ihtimalleri daha yüksek. çabuk olmam gerek, sanırım herifi de öldüreceğim. otoparktan önceki son kuytuya yaklaşıyoruz, adımlarımı sessizce hızlandırıp usturayı avucuma alıyorum. hamle yapmama birkaç adım kalmışken kadının "yarın görüşürüz yiğit," dediğini duyup vazgeçiyorum. herif otoparka dönerken kurbanım sokakta ilerlemeye devam ediyor. yokuştan aşağı doğru iniyorum arkasından. aramızda birkaç metre ancak var. tedirgin olduğu hızlanan adımlarından anlaşılıyor. kurbanlarımı korkutmaktan hoşlanmam, kendimi kötü hissetmeme sebep olur bu. bir an vazgeçer gibi oluyorum fakat sokağın sonundaki karanlığa girmek üzereyiz. arkamızda kalan otoparktan yiğit'in arabası çıkıp diğer yöne doğru ilerliyor. işi çabucak bitireceğime dair kendimi ikna edip zeminde akarcasına kadına sokulup arkadan sarılıyorum ona. sol elimle ağzını kapatıyorum. kollarımın arasında o kadar güçsüz biçimde çırpınıyor ki etkilenmiyorum bile. usturayı çıkarmadım. sağ kolumu boynuna dolayarak gırtlağını sıkmaya başlıyorum. kısacık boyu yüzünden savurduğu elleri yüzüme ulaşmıyor. bu kadar güçsüz olduğunu anlamak canımı sıkıyor. anlık bir hareketimle boynunu büküp kırıyorum. kırılan omurgasının tınısını kaburgalarımda hissediyorum. bedenini kaldırımın köşesine yığıp bırakıyorum. hiç planladığım gibi olmadı. kan yok.

cebimdeki peçeteyi kullanıp dokunmadan kadının çantasından telefonunu alıyorum ve rehberden yiğit'i bulup otoparkın aşağısındaki sokakta onu beklediğimi, başımın döndüğünü söyleyen bir mesaj atıyorum. beş dakika sonra yokuşun üstünde yiğit'in arabası beliriyor. kadını kucağıma alıp sokağın ortasına geçiyorum. yiğit bizi görünce duruyor. arabadan inip deniz'e ne olduğunu soruyor telaşla. aniden bayıldı. yoldan geçerken gördüm. arka kapıyı açıyor ve deniz'i arkaya yatırıyorum. hemen hastaneye gidelim diye mırıldanıyor, şoför koltuğuna geçiyor. inik haldeki camdan onunla gelmek isteyip istemediğimi soruyor. cebimdeki elime muştayı geçirip suratına art arda birkaç yumruk sallıyorum. çenesine vurduğum son kroşe yiğit'in bilincini tatile çıkarıyor. bayılan herifin başı öne doğru düşerken kornaya değmesin diye tutup direksiyonun üstüne güzelce yerleştiriyorum onu. usturamı usulca boynunda gezdirip kanını vücudundaki kısır döngüden kurtarıyorum. cinayet aletini ensesinden içeriye doğru sokup bırakıyorum. bu benim imzam oluyor bu arada.

geriye doğru adımlar atarak köşedeki karanlığa yerleşiyorum ve yiğit'in kanının damarlarından çıkmak için harcadığı çabayı sonuna dek seyrediyorum. otoparktan çıkan bir araç bize doğru gelirken köşeyi dönüp yürümeye başlıyorum. yeni gelen aracın şoförü önündeki hareketsiz araca birkaç kez korna çalıyor, duyuyorum. gittikçe uzaklaşıyorum. herif "ilerlesene lan," diye bağırıyor. açılıp kapanan bir araç kapısının yankısı doluyor sokağa. sonra kusulan bir şeylerin asfaltta çıkardığı ıslak sesler...

birkaç sapak sonra sigara yakıp boğazkesen caddesi'ne dönüp sahile doğru iniyorum. güzel bir güneş doğacak birazdan. gazeteler kaç cinayet sonra benden bahsetmeye başlayacak acaba?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder